İnsanlar, yaşadıkları çevreden, bölgeden, ülkeden ya da dünyadaki sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel velhasıl güncel gelişmelerden haberdar olmak maksadıyla sosyal medya platformlarından haberleri takip ederler. Biz ise haberlerde güncel gelişmelerdeN değil de güncel vukuatlardan haberdar oluyoruz. 
Gün geçmiyor ki hatta “gün” kavramı biraz uzun olur, saat geçmiyor ki ülkemizde bir olumsuzluk yaşanmasın. Sokak hayvanlarına işkence edilmesi, kadın cinayeti, trafikte taşlı sopalı kavga, sucukta at eti çıkması, satılan sütlerde süt banyosunun yapılması, zeytinyağının yarısının boşaltılıp içine ayçiçek yağı doldurulması, araba pazarındaki bir aracın yarısının başka diğer yarısının başka marka olması, telefon dolandırıcılığı, evde şiddet, toplu taşımada şiddet, okulda şiddet, siyasette şiddet vs…Yazmaya devam etsek inanın yazıyı bu tarz haberlerle doldurabiliriz. Bazen düşünmüyor değilim, acaba bu vukuatçıları kimselerin haberi olmadan bir şekilde ülkemize gizlice bıraktılar mı diye. Yoksa bu kadar sıkıntılı, problemli topluluk bünyeye zarar. Peki, güzelim ülkede hiç mi güzel bir şey olmuyor. Olmaz olur mu, tabiki yapılan, emek verilen çok güzel şeyler var ama bunca problemin içerisinde kaybolup, gidiyor. 
Peki neden hep vukuat, hep kuralsız kaidesiz işler? Bir gerçek var ki, bir ülkeyi etkisiz, yetkisiz bir duruma getirmek istiyorsan silaha, savaşa gerek yok. O ülkedeki eğitim sistemini hedef alman yeterli olacaktır.  Çünkü eğitimsiz toplumlar daima yönetilmeye mahkûmdur. 
Aslında ülkemizde 12 yıl zorunlu eğitim sistemi var ve neredeyse %90’lık bir kesim ise ilkokul mezunu. Bir şekilde tebeşir tozu yutulmuş tabiri yanlış olmaz sanırım. O zaman sıkıntı nerede? Yetkin kişiler, muhtemelen çok iyi bir eğitim sistemine sahip olduğumuzu düşünüyor ama aslında içeriğin bir şekilde isteyerek yada istemeyerek boşaltıldığının farkında değiller. Yada eğitim kavramı yanlış değerlendiriliyor. Genel tabirle eğitimi, kişilerin sosyal, kültürel, psikolojik, bilişsel gelişmelerine katkı sunan, bireyleri topluma entegre eden ve yaşam boyu süren bir olumlamadır şeklinde tarif edebiliriz. Tariften yola çıkarsak ve yukarıdaki güncel vukuatları göz önüne alırsak başarılı olamadığımızı görmemek için eğitimsiz olmamız gerek. 
Geçtiğimiz günlerde yaklaşık 1 milyon öğrenci liselere geçiş sınavına girdi. Peki yaşları 13-14 civarında olan çocuklarımızı bunca strese sokmak, yormak onları anlayamamak ne kadar doğru bir şey. Bildiğiniz üzere sınavlar tek gün ve sadece 3 saatlik sürede yapılıyor. Sen en hassas, duygusal, temiz, stressiz çağlarında onca sene oku, mücadele et, emek ver ama her şey o 3 saatte olsun bitsin. Belki öğrenci o gün hasta, yada aile içi sıkıntılı bir durum gelişti, çok sevdiği bir yakınını kaybetti, uyanamadı, dolmuşu kaçırdı vs... Ne olacak onca emek o zaman? Bir şekilde sınava giren veya farklı sebeplerle sınava giremeyen, girsede kendisini veremeyen 13-14 yaşlarındaki çocukların psikolojisi nasıldır acaba diye düşünüyor musunuz? Çocuklar açısından; ya kazanamazsam, ya olmazsa, ya ailemin, çevremdekilerin güvenini kaybedersem, neden böyle oldu, hep mi başıma kötü şeyler gelecek düşüncesinin sağlıksız bir durum olduğunun farkında değil misiniz? Birde öyle sorular soruluyor ki sanki hazırlayanlar arasında en anlamsız soruyu ben hazırladım yarışması var. Verin bakalım bu soruları sözde her şeyin en iyisini bilenlere kaç tanesini çözebilecek. Sonra gün geliyor bir bakıyorsun psikologlara başvuran, başvuramayan insan sayısında patlama oluyor ve her yer vukuat. 
Farz edelim öğrenci, içeriği her sene değişen, adı bugün LGS, dünlerde SBS, OKS, TEOG olan liselere giriş sınavında başarılı oldu ve bir proje okuluna yerleşti diyelim. Çok şey mi değişecek peki. Öğrencilerin gece gündüz soru çözerek hazırlanıp ki bence zor bir sınavı kazanıp gittikleri proje okullarının yönetici ve öğretmenlerinin hiçbir kriter olmadan o okullara atandıklarını biliyor musunuz?  Çocuklar sınava giriyor da, bu okullardaki yönetici ve öğretmenler neden sınavla ve yanı sıra belli başlı özel kriterlerle bu okullara görevlendirilmiyor. Ülkenin geleceğine hizmet edecek dediğimiz öğrencilerimizi,  falancanın yakını diyerek o okula gelen bir öğretmene veya idareciye emanet ediyoruz. Sırf rahat etmek, sorun yaşamamak, özel ders piyasasına hakim olmak için bu okullara gelen öğretmenler ne verecek öğrencilere. Şunu da ifade etmek isterim ki işini dört dörtlük yapan, vicdanının sesini dinleyerek hareket eden ve gerçekten çok emek veren halis niyetli öğretmenlerimizin sayısı az değil. Ama sonuçta kriter olmayınca kurunun yanında yaşta yanıyor sanki. Adil olmak herkese, her kesime adaletli olmakla sağlanır. 
Bu okulları bitirip yüksek öğretim kurumları sınavına başvuran öğrenci sayısı 2,5 milyon yerleşen ise 250 bin kişi ki çoğunun iş garantisi yok ve işin daha kötüsü sıfır çeken öğrenci sayısı yerleşen öğrenci sayısından fazla. Sonra adalete inanmayan, eğitime inanmayan iş sıkıntısı, geçim sıkıntısı, hayat sıkıntısı çeken ve istemeden de olsa  psikolojik olarak kendini bunaltan insanlar, stres, sıkıntı ve vukuat…
Herkes profesör olmayacak, herkes doktor ya da öğretmen olmayacak tabi. Ama herkes vicdanlı, ahlaklı, dürüst iyi bir insan olmayı başarabilir. Yeter ki, adil olun, hakkaniyetli olun, samimi olun. Ülkenin tüm çocuklarını kendi çocuklarınızmış gibi görebilecek bir yüreğe sahip olun. Emin olun adalet herkese lazımdır ve iyilik, güzellik bulaşıcıdır.

HAKAN EROĞLU